Yıllardır çalışmalarımda gerçek ile yapay arasındaki sınırı araştırıyorum. Sanal Bedenler ile başlayan bu araştırma, Sanal Mekânlar, Sanal Savaşlar, Sanal Manzaralar ve Kozmos boyunca genişledi; Melez Ruhlar ile yeniden insan bedenine ve bireyin iç dünyasına döndü. Bu süreçte beni ilgilendiren, teknolojinin yalnızca görüntüleri değil, hafızamızı, algımızı ve dünyayla kurduğumuz ilişkiyi de nasıl dönüştürdüğü oldu.
Bugün bu sınırın her zamankinden daha belirsiz olduğunu düşünüyorum. Görüntüler artık yalnızca dünyayı temsil etmiyor; neyi gerçek kabul edeceğimizi, neyi hatırlayacağımızı ve kendimizi nasıl göreceğimizi de biçimlendiriyor. Fotoğrafın bir zamanlar taşıdığı, gerçekten orada bulunmuş bir şeye tanıklık etme duygusu, daha kararsız bir görsel alana taşınıyor. Benim için temel soru artık yalnızca bir görüntünün gerçek olup olmadığı değil, gerçeklik duygumuzun nasıl değiştiği.
Son çalışmalarımda bedeni, bu dönüşümün görünür olduğu bir eşik olarak ele alıyorum. Beden ile kumaş, organik ile yapay, figür ile onu çevreleyen hacim arasında kesin sınırlar bırakmıyorum. Kumaş artık pasif bir örtü değil; bedenin uzantısına, ikinci bir tene, kimi zaman da bedenin kendisinden büyük bir organizmaya dönüşüyor. Figür genişliyor, kıvrılıyor, çoğalıyor ve bulunduğu boşluğu yeniden biçimlendiriyor.
Beden hâlâ insana aittir; fakat biçimi artık yalnızca insana ait değildir.
Beden benim için bireysel bir portreden çok, değişimin taşıyıcısı. Kişisel kimlik geri çekildikçe hareket, form ve ritim öne çıkıyor. Bedenin sınırlarının bulanıklaşması, benlik ile dış dünya arasındaki mesafenin belirsizliğine karşılık geliyor. Formu biz mi yaratıyoruz, yoksa yarattığımız form mu bizi biçimlendirmeye başlıyor? Bu gerilim, çalışmaların merkezinde yer alıyor.
Hareketin zamansal doğasıyla da ilgileniyorum. Bir jest gerçekleşirken kaybolur; fotoğraf ise onu durdurmaya çalışır. Tek bir anı dondurmak yerine, hareketin farklı olasılıklarını ve geride bıraktığı hayali izleri aynı görüntüde bir araya getiriyorum. Beden böylece tek bir ana ait olmaktan çıkıyor; geçmiş, şimdi ve olası bir sonraki hareket aynı yüzeyde birlikte var oluyor.
Bu nedenle eserleri fotoğraf, heykel ya da dijital görüntü gibi tek bir kategoriyle sınırlandırmak istemiyorum. Fotoğrafik bir bakıştan doğuyorlar; fakat hacimleri heykelsi, kıvrımları mimari ve biçimleri sanki kendilerine ait bir biyolojiye sahip. Bir bedeni tanıyabileceğimiz kadar tanıdık, fiziksel dünyada bütünüyle var olamayacak kadar da yabancılar. Tanıdıklık ile yabancılık arasındaki bu eşikte çalışıyorum.
Melez Ruhlar’da melezlik olağanüstü bir durum değil, çağdaş varoluşun bir parçası. Güç ile kırılganlığı, düzen ile kaosu, aidiyet ile yabancılaşmayı aynı anda taşıyoruz. Fiziksel bedenlerimizin yanında toplumsal, dijital, idealize edilmiş ve hatırlanan bedenler de yaratıyoruz. Bizi tek bir benlik değil, üst üste binmiş birçok benlik biçimlendiriyor.
Bu eserler geleceğin bedenini tasarlama girişimi değil. Bugünün insanının zaten dönüşmekte olduğunu görünür kılma çabası. Benim için bu değişimin en önemli boyutu teknolojik olmaktan çok varoluşsal: Kendi yarattığımız görüntülerin, sistemlerin ve arzuların içinde ne kadar değişebilir ve yine de kendimiz olarak kalabiliriz?
Boşluk, sessizlik ve kontrollü ışık bu soruyu güçlendiriyor. Figürleri belirli bir coğrafyadan ve gündelik zamandan uzaklaştırarak bir olayı belgeleme görevinden çıkarıyorum. İzleyici, açıklanmış bir hikâyeyle değil, anlamı açık bırakılmış bir durumla karşılaşıyor. Anlam yalnızca görüntüden değil, izleyicinin ona getirdiği kişisel hafızadan, beden deneyiminden ve gerçeklik duygusundan da doğuyor.
Sonuçta benim için mesele yalnızca dönüşüm değil. Asıl mesele, değişirken kendimizden ne kadarını koruduğumuz ve insan dediğimiz şeyin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği.
Ali Alışır
2026
