Çevremizdeki dünyaya gerçekten dikkatle baktığımızda, en yalın şeyler karşısında bile hayrete düşebiliriz: gözlerimize ulaşan ilk güneş ışığı, bal yapan bir arı, açılan bir çiçek. Bu karşılaşmalar, modern gündelik hayatın zihnimizi meşgul eden pek çok meselesinden daha gerçek gelir bize. Farkına varmamız gereken en önemli şeylerden biri de içimizde hiç sönmeyen ışıktır.
Antik felsefe gelenekleri, insanı evrenin olağanüstü düzenini ve yaşamın gizemini anlamanın anahtarı; ilahi bir tasarımın canlı yansıması olarak görmüştür. Pisagorcu gelenekte insan ile evren arasındaki ilişki, küçük bir dünya ile onu kuşatan büyük bütün arasındaki ilişki olarak düşünülür. Birini anlamak, diğerinin bilgisine yaklaşmaktır. Bu bakışta kozmos canlıdır: Nasıl insan bedeni görünmeyen bir iç yaşamı taşıyorsa, gök cisimleri de ruhun ve aklın barındığı yerler olarak hayal edilebilir.
Yunanca kozmos sözcüğü düzeni ve güzelliği çağrıştırır. Kozmostan söz etmek, en küçük bileşenden en büyük yapıya kadar her şeyi kapsayan, bölünmez bir bütün olarak evrenden söz etmektir. Bu bütünü daha anlaşılır kılmak için ona iki farklı açıdan yaklaşırız: makrokozmos ve mikrokozmos. Biri bakışımızı uçsuz bucaksız olana, diğeri ise en küçük olana yöneltir.
Antik Yunan, İran, Hint ve Mısır'ın düşünsel ve ruhsal gelenekleri, büyük dünya ile insanın dünyası arasındaki ilişkiyi araştırmıştır. Benim için bu geleneklerin bugün de geçerliliğini koruyan sorusu, makrokozmos ile mikrokozmosun, ilahi olan ile insanın nasıl bir bağ içinde olduğudur.
Zümrüt Tablet'le ilişkilendirilen Hermetik gelenek, bu ilişkiyi yukarıda olan ile aşağıda olan arasındaki benzerlik ve karşılıklılık üzerinden ifade eder. Simgesel olarak okunduğunda bu düşünce, görünen ile görünmeyenin, iç ile dışın, parça ile bütünün birbirini anlamamıza yardımcı olabileceğini söyler.
Farklı ölçeklerdeki biçimler arasındaki görsel benzerlikler şaşırtıcı olabilir. Zihnimizde yer etmiş bir atom imgesi güneş sistemini, bir hücrenin iç yapıları ise bir galaksiyi çağrıştırabilir. Bu yakınlıkları bilimsel eşdeğerlikler olarak değil, görsel ve şiirsel benzetmeler olarak ele alıyorum. Bunlar, normalde birbirinden ölçülemeyecek kadar uzak görünen biçimler arasında ilişkiler hayal etmemize imkân verir.
Hareket, bu biçimler arasında başka bir bağ kurar. Mikroskobik dünyadan gezegenlerin yörüngelerine ve galaksilerin değişen ilişkilerine kadar evren, sürekli bir dönüşüm görüntüsü sunar. Çalışmalarımda bu, hiç sona ermeyen bir dans duygusuna dönüşür: sabit ve hareketsiz bir yapıya indirgenemeyen bir dünya.
Bu hareket, kendi hayatlarımızı düşünmek için de bir ipucu verir. Bir zamanlar öncelikle bulutlarla, nehirlerle, güneşle ve yeryüzüyle özdeşleştirdiğimiz devinim, bugün kentlerin durmaksızın süren hareketliliğinde karşılığını bulur. Otomobillerin ardında bıraktığı ışık izleri, masalarında çalışan ya da sokakları dolduran insanlar, gökdelenler, büyük fabrikalar ve hareketli reklamlar, başka bir devinim manzarası oluşturur.
Yirmi birinci yüzyılın hızlanan teknolojileri bu manzaranın içine yerleşerek gündelik yaşamımızı yeniden biçimlendirmiş, zaman zaman bizi kullandığımız makinelere benzetmiştir. Çalışmalarımda yukarıdaki dünyanın, yani evrenin organik yapısı ile aşağıda, yeryüzünde kurduğumuz yapay ve karmaşık yapıları bir araya getiriyorum. Bu karşılaşma aracılığıyla doğaldan yapaya, çeşitlilikten standartlaşmaya, insanlıktan makineleşmeye doğru ilerleyen bir süreci ele alıyorum.
Aşağıdaki dünya olarak kent, bitmeyen değişimi ve dönüşümüyle yukarıdaki dünyayı andırır. O da canlı bir organizma olarak düşünülebilir. Görüntülerimde kent trafiğinin hızlı akışı ve işe gidip gelen insanların hareketleri bulanıklaşarak evreni, fraktal biçimleri ve DNA'nın yapılarını çağrıştıran örüntülere dönüşür.
Carl Sagan, Kozmos'ta bedenlerimizde ve gündelik dünyamızda bulunan elementlerin yıldızlarla bağlantılı kökenlerine dikkat çeker. Onun anlatısı, varoluşumuzun evrenin tarihinden ayrı düşünülemeyeceğini görmeye davet eder bizi. Eğer bu tarihi içimizde taşıyorsak, kendi bedenimizi ve genetik mirasımızı incelemek de daha büyük bir bütüne ait olduğumuz duygusunu derinleştirebilir.
Mevlânâ'nın düşüncesindeki dönme ve manevi merkez imgeleri, bu ilişkiye yaklaşmanın başka bir yolunu sunar. Belki de evreni anlamak, önce yeryüzündeki yaşamın önemini kavramakla başlar. Hermetik karşılıklılık düşüncesi de parçayı bütünün bir ifadesi olarak görmeye ve birindeki değişimin diğerini kavrayışımızı nasıl dönüştürebileceğini sormaya davet eder.
Bu çalışmalarla hem göğün hem de yeryüzünün çocukları olduğumuzu anlatmak istiyorum. Bu dünyadaki yolculuğumuz yalnızca evrenin keşfi değil, aynı zamanda kendimizi keşfetme sürecidir.
Ali Alışır
2016
