ALI ALIŞIR / SANATÇI METNİ / 2014

Sanal Manzaralar.

Sanal Manzaralar — Ali Alışır
SERİYİ KEŞFET

Teknoloji her zaman mucizeler yaratabilecek bir güç gibi görünmüştür. Bilim insanlarının bir zamanlar yalnızca hayal ettiklerini onun aracılığıyla gerçeğe dönüştürdük. Ne var ki çağdaş yaşamın hızı, kullandığımız gelişmiş elektronik aygıtlar ve zamanımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz kapalı mekânlar bizi doğadan giderek uzaklaştırıyor. On dokuzuncu yüzyıldan bu yana teknolojik ilerleme daha fazla boş zaman vaat ediyor; ancak bu vaat, çalışma hayatının talepleriyle kolayca bağdaşmıyor. Teknolojinin bize hizmet etmesi beklenirken, giderek biz ona hizmet ediyor gibiyiz.

Bütün bu değişimler bizi daha mutlu etti mi? Teknolojinin mümkün kıldığı yakınlık, birbirimize gerçekten yakın olduğumuz anlamına geliyor mu?

Bir zamanlar birbirimizi ve birbirimizin hikâyelerini daha yakından tanıyor gibiydik. Bugün bilginin dolaşımı, bu tanışıklığı mutlaka beraberinde getirmiyor. Marshall McLuhan'ın küresel köy düşüncesiyle tarif ettiği dünyada bilgi yeryüzünü kolaylıkla dolaşıyor ve iletişim bir anda gerçekleşiyor. Yine de mesajların ardındaki hayatlar hakkında çok az şey biliyor olabiliriz.

Bilgi, geleneksel olarak öğrenme, araştırma, deney ve gözlem yoluyla edinilen; kaydedilebilen, incelenebilen ve yeniden başvurulabilen bir kavrayış bütünü olarak anlaşılmıştır. Benim ilgilendiğim postmodern bakış ise dikkati tek bir hakikatin aranmasından, hakikatin kendisinin nasıl kurulduğuna ve dolaşıma sokulduğuna yöneltir. Buradaki mesele yalnızca başka bir hakikat ortaya koymak değil, farklı hakikatlerin oluşmasını sağlayan süreçleri görünür kılmaktır.

Sanal Manzaralar, bilginin kendi bağlamından, ait olduğu gerçeklikten koparılmasını; ardından yeniden üretilerek dolaşıma sokulmasını ele alır. Bu süreci, bilginin en eski ve en kalıcı simgelerinden biri olan ağaç üzerinden araştırıyorum.

Ağaç, farklı mitolojilerde ve ruhsal geleneklerde bilgiyle, kutsal olanla ve evrenin yapısıyla ilişkilendirilmiştir. Cennet bahçesine ilişkin anlatılarda yasak ağaç ve meyvesi; bilgi, sınırı aşma ve insanın varoluşuyla ilgili soruları bir araya getirir. Başka gelenekler ise ağacı yaşamla, yeniden dirilişle ve dünyalar arasındaki geçişle ilişkilendirir. Haç, kutsal asa ve bayram ağacı da bu geniş ağaç imgeleminde yer alır; ancak bu simgelerin anlamları inançlara ve tarihsel bağlamlara göre değişir.

Ağaç, dünyaya ilişkin edebî ve mistik anlatılarda da karşımıza çıkar. Dante'nin İlahi Komedya'sı cennet bahçesinin imgelerinden yararlanırken, başka gelenekler kökler ile dallar arasındaki alışılmış ilişkiyi tersine çeviren ağaçlar tasavvur eder. Hem kozmosun hem de insan ruhunun simgesi olarak Hayat Ağacı, makrokozmos ile mikrokozmosu birleştiren bir harita gibi okunabilir. Kabalacı düşüncede yaratılışın yapısını ve onun içindeki ilişkileri düşünmenin bir yolunu sunar. Bilgi ile yaşam, kendi ağaçları birbirinden ayrı kalsa bile, bu simgesel alanda buluşur.

Kutsallık atfedilen doğal biçimler—dağlar, taşlar, ateş ve su—arasında ağacın özel bir yeri vardır. Kökleri onu toprağa bağlarken dalları göğe uzanır. Yaprak dökme ve yeniden yapraklanma döngüleri içinde kendini yeniler. Böylece sürekliliğin ve ölümden sonra geri dönen yaşamın imgesine dönüşür.

Türk mitolojisinde ağacı ve ormanı yücelten, onlara atfedilen gücü ve duyulan saygıyı dile getiren anlatılar bulunur. Bu anlatılarda ağaç, gökle yer arasında aracılık edebilir ve hükümdarlara bahşedilen kutla ilişkilendirilebilir. Oğuz Kağan ve Bögü Tegin çevresinde gelişen gelenekler, ağacı köken, akrabalık ve egemenlik anlatılarına dâhil eder. Bu imgelem dünyasında ağaç, insan yaşamının kutsala yaklaştığı bir geçittir.

Saha ve Altay geleneklerinde Hayat Ağacı, Dünya Ağacı olarak da düşünülür. Yeryüzünün merkezini, yani göbeğini başka âlemlere ve Demir Kazık'la ilişkilendirilen göksel eksene bağlar. Dalları, şamanın yüce göklere yükselişinin bir imgesini sunar. Tek başına duran ve kendi varlığını sürdüren ağaç, insanların ona ihtiyaç duyduğu ölçüde insanlara ihtiyaç duymaz.

Cengiz Han'ın İzinde adlı belgeseldeki bir sahne zihnimde yer eder: Kalmuk bir ailenin üyeleri ağaçlara sarılır, onları öper ve onlarla konuşur. Sözleri, biz dinlemeden yanlarından geçip gitsek de bize seslenmeyi sürdüren ağaçları; çok şey görmüş, cömertlik, sevgi ve iyileşme imkânı sunan varlıkları düşündürür. Bu karşılaşma, doğaya ilişkin soyut anlatıların çoğu zaman gözden kaçırdığı bir ilişkiye yakın ve insani bir biçim verir.

Toprağın içine uzanan kökleri ve göğe erişen dallarıyla Hayat Ağacı, insanlığın Yaradan'a yaklaştığı hayali bir yola dönüşür. Bu okumada ağaca duyulan saygı, yalnızca bir nesne olarak ağaca değil, onun bir araya getirdiği dünyalara yönelir. Ağaç, dünyanın merkeziyle evrensel eksenin buluştuğu yeri; sonsuzluğa uzanan bir yolu işaret eder.

Şamanın ağacı da göklere uzanan bir merdiven olarak düşünülebilir. Demir Ağaç imgesinde yeryüzü, göğün göbeğine bağlanır ve bu bağ aracılığıyla beslenir. Bu ilişki bir göbek bağı gibi hayal edilir: Anne karnındaki çocuğu besleyen bağ nasıl yaşamsalsa, dünyanın yaşamı için de o kadar önemlidir.

Bu kozmik eksen, Hayat Ağacı'nın başka bir biçimidir. İnsan varoluşunun kökenlerinin de düşünülebileceği simgesel bir merkezi işaret eder.

Farklı dinî geleneklerde ağaç, kutsal olanla karşılaşılabilecek bir yer sunar. İnsanlar ağaçların yakınında toplanır, dileklerini onlara emanet eder ve kendilerinden daha büyük bir gerçeklikle bağ kurduklarını düşünür. Budist geleneğin Bodhi ağacının altında aydınlanma anlatısı, bu ilişkiye başka bir biçim verir. Türk ve İslam kültürleri içinde kutsal ağaç, egemenlik ağacı, altın ağaç ve cennet ağacı imgeleri; manevi ve dünyevi düzeni ifade etmenin değişen yollarını sunar. Osmanlı ağaç imgelemi de egemenliği ataların hatırasıyla ilişkilendirir.

Tasavvufta dünyanın bir ağaç olarak düşünülmesi, insanın da onun meyvelerinden biri olarak kavranmasına imkân verir. Bu imgenin Mevlânâ'yla ilişkilendirilmesi, benim için ağaçların ahlaki ve duygusal anlamlar taşıdığı daha geniş bir kültürel belleğin parçasıdır. Atatürk'ün ağaçlara gösterdiği özeni anlatan hikâyeler, Nâzım Hikmet'in şiirindeki ceviz ağacı ve Osman Bey'le ilişkilendirilen çınar, bu belleğe farklı biçimler kazandırır. Bu anlamda Hayat Ağacı, geçmiş ile geleceği bir arada tutabilir.

Soy ağacı da benzer bir imge sunar: Atalarını hatırlatan, dallarıyla ise gelecek kuşaklara uzanan bir ağaç. Bütün bu simgesel gelenekler içinde ağaç, hem doğanın güçlerini anlamanın hem de ilahi olanla iletişimi hayal etmenin bir yolu olmuştur.

Bugün teknoloji, doğaya ve onun içindeki ağaca yüklediğimiz anlamlara yeni bir boyut kazandırıyor. Ortak hayal dünyamızda doğal çevrenin yerini giderek tasarım ve zihinsel kurguyla üretilmiş bir manzara alıyor. Bu manzara ne Cézanne'ın ve Pissarro'nun manzaralarına ne de modern sanatın diğer resimsel peyzajlarına benziyor. Artık içinde yaşadığımız dünya, sosyal ağlarla örülmüş durumda ve bizi durmaksızın paylaşmaya davet ediyor. Doğanın yerine yalnızca teknolojiyi koymuyor, ona yapay yapılar da ekliyoruz. Ağaçları ve doğal biçimleri internet ağlarıyla kaplanmış olarak sunarken, yalnızca doğayla aramıza koyduğumuz mesafeyi değil, sanal dünyalar kurma çabamızı da vurguluyorum.

Sanal Manzaralar bu iki bilgi dünyasını bir araya getirir: geçmişin simgesel ağacı ile bugünün toplumsal paylaşım alanı olan interneti. Giderek daha saydam görünen bir dünyada her görüntü ve metin dolaşıma sunuluyor. Oysa bu görünürlük bolluğunun ardında, görülecek ya da öğrenilecek şaşırtıcı derecede az şeyin kaldığı bir manzarayla karşılaşabiliriz. Çalışma, paylaşmamız için önümüze konan yüzeylerin arkasında ne kaldığını sorar.

Dijital dünyanın sunduğu sınırsız ve anlık dolaşım, bu manzaranın bir uçuruma dönüşmesi riskini de taşır. Jean Baudrillard'la ilişkilendirilen simülasyon eleştirisi, hayal gücünün bile daha biz devreye girmeden önümüze konan görüntüler tarafından kuşatıldığı bir dünyayı düşünmeme yardımcı oluyor. Belki de durumumuz, gölgesini kaybetmiş bir ağaca benziyor. Kök salmak yerine zeminsizce genişliyor, giderek bir tümörü andıran bir büyümenin içine giriyoruz.

Ali Alışır
2014

TÜM METİNLER